Evrim

Biologists Find Deep-Sea Sulfur Bacteria that Have Not Evolved in 2.3 Billion Years

Posted on Updated on


A group of researchers led by Prof J. William Schopf from the University of California, Los Angeles, has discovered a type of deep-sea microorganism that appears not to have evolved over 2.3 billion years.

This is such an important evidence that evolution never occurred. All fossils refute the theory of evolution. This is just a one and the latest example.bakteri evrim gecirmedi

Advertisements

6 milyon yıllık keşif!

Posted on Updated on


Sözde evrim ağacında bir “geriye alma” vakası daha. Evrimciler ne zaman yeni bir fosil bulsalar, evrim ağacında yeni bir düzenleme yapıyorlar. Çünkü evrimcilerin tahminlere göre bunların ilkel olması gerekiyordu. Ancak bulunan milyonlarca yıllık her fosil tam aksine mükemmel ve kompleks özelliklere sahip oluyor. Bu nedenle sözde evrim ağacının tarih sıralamasını sürekli değiştirmek zorunda kalıyorlar. Sonunda olacak olan nedir biliyor musunuz? Bu sözde evrim şemasında tüm canlılar milyonlarca yıl öncesine ait tek bir çizgide toplanacaklar. Çünkü fosiller, canlıların birbirlerinden EVRİMLEŞEREK GELİŞMEDİĞİNİ, aksine zamanda geriye gittikçe her türün kendilerine has nitelikli özelliklerle bir anda varolduğunu ispatlıyor.

6 milyon yıllık keşif! | GAZETE VATAN.

Evrimcilerden bir itiraf daha geldi!…

Posted on


dmanisi georgia human fossilEvrimcilerin itiraflarının ardı arkası kesilmiyor çünkü incelenen her yeni fosil evrimin geçersizliğini bir kez daha ispatlıyor. Bu kez incelenen fosil bir insana ait, 1.8 milyon yıllık ve çok iyi korunmuş bir kafatası. Bu kafatasının özelliği, bugüne kadar farklı dönemlerde bulunmuş kafataslarının her birinden özellikler taşıması. Evrimciler bu kafatası fosilini hayali şemalarına uyduramadılar ve nihayet itiraf ettiler: “İnsan farklı türlerden evrimleşmedi.” BBC’ye konuşan Zürih Antropoloji Enstitüsünden Christoph Zollikofer, milyonlarca yıllık tüm kafatası fosillerini değerlendirerek bakın ne diyor: “Tek bir global insan türü var.” Yani bugüne kadar evrimcilerin iddia ettiklerinin aksine insan, çeşitli türlere/türlerden evrimleşerek bugünkü şeklini almadı. 
Bu bilimsel bulguya hala direnmekte ısrar eden bir evrimcinin itiraz gerekçesi de hayli komik. Aşağıdaki cümleleri sarf eden kişi George Washington Üniversitesi paleoantropoloğu Bernad Wood. Şimdi bir bilim insanının evrimi savunmak adına kendini nasıl küçük duruma düşürdüğünü görün. Bugüne kadar bulunan insan kafatasları arasında hiçbir fark olmadığını dolayısıyla evrimleşme olmadığını itiraf eden bilim insanlarına diyor ki: “Bir otoparkta duran Mercedes ve Chrysler birbirine çok benzeyebilir ancak bu araçların motorlarında, iç aksamlarında çok farklılıklar vardır.” Evet her aracın farklılıkları vardır, insanlar da birbirinden çok farklıdır. Her ırkın kendine has göz, diş, kafatası ve daha pekçok farklı yapısı vardır ama sonuçta hepsi birer ruh sahibi İNSANDIR. 
Bugüne kadar evrimciler buldukları kafataslarının büyüklüklerine, diş yapısına, kemik uzunluğuna vs. göre sahte bir evrim şeması yaptılar. Ama yer altından çıkarılan fosillerin sayısı arttıkça sahtekarlıkları gün yüzüne çıktı. Çünkü bulunan fosillerin hepsi farklı insan ırklarına aitti ve iddia ettikleri gibi ilkelden gelişmişe doğru ilerleyen bir evrim şemasına hiçbiri uymadı. Dikkat ederseniz son yıllarda yeni fosillere ait evrim haberlerinin çoğu, “Bu fosil, evrim şemasını biraz daha geriye götürdü” şeklindedir. Neden? Çünkü fosillerde yapılan bilimsel incelemeler, evrimcilerin iddia ettiği gibi yeryüzünde basitten gelişmişe doğru bir canlılık oluşumunun olmadığını gösteriyor. Bulunan her fosil, tam kompleks özelliklere sahip olduğu için evrimciler her seferinde özür dileyerek şemayı yeniden düzenlemeye çalışıyorlar. Sonuçta varılan nokta şu ki bugüne kadar çıkarılan en eski fosillerle, bu canlıların günümüzde yaşayan örnekleri birebir aynı. Evrimleşmeye dair hiçbir iz, kanıt yok. İncelenen bu yeni insan kafatası da 1.8 milyon yıllık ve günümüz insanın kafatasıyla aynı özelliklere sahip. Evrimciler için artık yolun sonu göründü.

David Attenborough evrimcileri şaşkına çevirdi

Posted on


david-attenborough_3377Dünya çapında ünlü doğa belgesellerine imza atan 87 yaşındaki İngiliz doğa bilimci David Attenborough, koyu bir evrim savunucusuydu. Savunucusuydu diyorum çünkü geçtiğimiz günlerde Radio Times sitesinde yayınlanan röportajında tüm evrimcileri şaşkına çeviren bir açıklama yaptı: “İnsanların evrimi durdu!”

Attenborough verdiği röportajda, Charles Darwin’in iddiasına göre evrimin sözde mekanizmasının doğal seleksiyon olduğunu, doğal seleksiyon durduğu için evrimin de durduğunu açıklıyor. Doğal seleksiyonun durma sebebi olarak da insanların çocuklarına bakmalarını gösteriyor.

87 yaşındaki Attenborough’nun bu açıklaması evrimcileri rahatsız etti çünkü bunun aslında evrim teorisini reddetmeye yönelik bir “yumuşak geçiş” olduğunun farkına vardılar.

Attenborough’nun artık durduğunu söylediği sözde ‘insanın evrimi’ tümüyle safsatadan ibaret bir teoridir. Ve yine durduğunu söylediği ‘doğal seleksiyon’ diye bir mekanizma da hiçbir zaman var olmamıştır. İnsan, yaratılışının en başından itibaren çocuklarına bakmıştır çünkü Allah, insanı vicdan ve ruh sahibi olarak yaratmıştır. Hatta hayvanlara bile Allah yavrularını koruma içgüdüsü vermiştir. Çamura gömülen bir yavru fili annesinin hatta tüm sürünün kurtarma çabaları, bir kedinin yavrusuna aylarca titizlikle bakması, kendisinin yemeyip yavrusuna yiyecek taşıması ve daha yüzlerce örnek, doğada güçlü olanın ayakta kaldığı iddiasını yalanlıyor. Ve buna dayalı bir doğal seleksiyon mekanizmasının var olduğu iddiasını en başından geçersiz kılıyor. Vahşi doğada güçlülerin, zayıf hayvanları avladığı bir gerçek. Ancak bu, Darwinistlerin iddia ettiği gibi doğal seleksiyonla evrimleşmeye sebep olabilecek bir mekanizma değil ve asla olmadı. Nitekim toprak altından çıkarılan milyonlarca yıllık canlı fosillerini ve günümüzde yaşayan örneklerini karşılaştırdığımızda hiçbirinde evrimleşme görmüyoruz. 100 milyon yıl önce yaşayan bir Mersin balığı ile günümüzde yaşayan Mersin balığı aynı; 90 milyon yıllık bir tavşan iskeleti, bugün yaşayan örneği ile birebir aynı. Özetle, doğada evrimleşme diye bir mekanizma yok.

Attenborough’un bu açıklamasına elbette onlarca evrimciden itiraz geldi. İngiliz doğa bilimci karşılaşacağı bu reaksiyonu baştan tahmin etmiş olmalı ki konuşmasında evrimci camiayı bir başka safsatayı kullanarak teselli etmeyi unutmamış:

Doğal seleksiyonun durmuş olması sanıldığı kadar da depresif veya önemli değil çünkü artık kültürel evrim süreci işliyor.”

Anlaşılan o ki Attenborough, bu açıklamasının evrimcilere nasıl soğuk duş etkisi yapacağını bildiğinden onları, “Karamsarlığa kapılıp bunalıma girmeyin” diye uyarıyor. Bunu yaparken ellerine güya şeker vermeyi de ihmal etmiyor: “Kültürel evrim devam ediyor.”

Biyolojik evrim olmadığı gibi kültürel evrim diye bir kavram da yoktur. Tarih boyunca ileri medeniyetlerin yanı sıra diğerlerine kıyasla daha geride kalan medeniyetler hep var olmuşlar hatta aynı dönemde var olmuşlardır. Bunun açık ispatı, on binlerce yıllık arkeolojik kalıntılardır. Tarih öncesi çağlarda yaşayan insanlar aynı bizler gibi akıl ve ruh sahibiydiler. Mağara duvarlarında gördüğümüz müthiş sanat teknikleri, 35 bin yıllık flüt, iğne, çeşit çeşit süs eşyaları, tıp aparatları, ziguratlarda yapılan astronomik araştırmalar, Mısır’da inşa tekniği henüz çözülememiş Piramitler ve burada sayamadığımız daha on binlerce arkeolojik bulgu tarihin ilkelden gelişmişe doğru ilerlediği iddiasını külliyen geçersiz kılmaktadır.

Bence, David Attenborough’nun bir sonraki açıklamasının “Yanılmışım, kültürel evrim de yok” şeklinde bir itiraf niteliğinde olması daha samimi bir tavır olacaktır. Hatanın neresinden dönülse kardır.

One of the errors of Charles Darwin

Posted on Updated on


His theory of evolution still being discussed.

There are many errors in Darwin’s theory of evolution. Here is one of the genetical impossibility of evolution.

In Darwin’s case, he did not realize that with the theory of heredity prevailing at his time, natural selection simply could not work. Basically, the then-held belief stated that the characteristics of the two parents become physically blended in their offspring, just as in the mixing of paints, or of gin and tonic. If that were true, however, then any variation would have been inevitably lost, as all the extreme types would have vanished rapidly into some intermediate mean. Imagine, for instance, a population of one thousand white cats and one black cat. Additionally, suppose that being black confers some evolutionary advantage. In the “paint-pot theory,” the first offspring of the black cat with a white partner would be gray, and continuous mating with white cats would result in increasingly paler shades of gray. There was no way for the black cat to turn the entire population black after many generations, no matter how advantageous the black color might have been, contrary to Darwin’s vision of evolution by means of natural selection.

The solution to this problem came in the form of Gregor Mendel’s particulate genetics. In categorical contrast to blending, Mendel’s theory stated that the genes are discrete entities that are passed on unchanged to the next generation. In this sense, genetics resembles the shuffling together of two decks of cards rather than the mixing of paints — a Jack remains a Jack, no matter how many times you shuffle.

Tumblr excerpt

Dünyanın yaşayan en parlak renkli bitkisi mermer böğürtleni

Posted on Updated on


Pollia condensate
Pollia condensate

tumblr_mmtb70Yijv1rw872io3_r1_1280

Resimlerini gördüğünüz bu meyve bir böğürtlen türü. Ancak yenmiyor. Allah süs olarak yaratmış. Nasıl bir süs ama. Böyle parlak, yoğun bir renk dünyada yaşayan hiçbir canlıda yok. Nedeni ise diğer canlılarda görülenden farklı bir renk yansıtma özelliğine sahip olması.

Sadece birkaç Afrika ülkesinde yaşayan Pollia condensate isimli bu böğürtlenin rengi dalından koparıldıktan sonra bile uzunca bir süre metalik mavi renginin çarpıcılığından hiçbir şey kaybetmiyor.

Biliyorsunuz canlılar dünyasında renkler genellikle pigmentlerle elde edilir. Pigmentler canlı organizmanın ürettiği bileşiklerdir. Pigmentler sayesinde canlılar ışığın bazı dalga boylarını seçerek emerler, bazılarını ise yansıtırlar. İşte yansıtılan dalga boyları canlılara bizim gördüğümüz renklerini verir.

Ancak mermer böğürtleninde istisnai bir durumla karşılaşıyoruz. Bu meyvede pigment yok. Böğürtlende bu çarpıcı mavi rengin oluşmasının sebebi içindeki nano ölçekteki selüloz lifler. Bu lifler birbirleriyle temas ettikçe ışığı yayarlar. İşte “yapısal renk” adı verilen bu yaratılış sayesinde resimde de gördüğünüz gibi hücresel ölçekte dahi çok belirgin şekilde görülmektedir.

Pollia condensate
Pollia condensate

Cambridge Üniversitesi’nden Ullrich Steiner, mermer böğürtlenini incelediğinde istisnai bir durumla karşılaştı. Bu meyvede renklerin oluşması için gerekli olan pigmentler yoktu. Ancak gözleri kamaştıracak kadar müthiş bir parlaklığı sahip. Steiner ve meslektaşları, Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi Yayınında yer alan makalede mermer böğürtlenine bu olağanüstü parlak metalik mavi rengi veren moleküler yapıyı açıkladılar. Bu rengin oluşmasını sağlayan etken meyvenin nano ölçekteki selüloz lifleridir. Bu lifler birbirleriyle temas ettikçe ışığı yayarlar. İşte “yapısal renk” adı verilen bu yaratılış sayesinde meyvenin rengi, hücresel ölçekte dahi çok belirgin şekilde görülmektedir.

Resimde gördüğünüz mermer böğürtleni 1974 yılında Etiyopya’da toplanıp, kurutulmuştur. Görüldüğü gibi moleküler seviyedeki yapısal renk nedeniyle meyvenin parlaklığı 40 yıl boyunca bu şekilde mükemmelliğini korumuştur.

Allah, kimya, biyoloji, fizik kanunlarını yaratarak canlılarda muhteşem renkler oluşturuyor. Kuran’da da Fatır Suresi’nde Allah, canlılar dünyasını çeşit çeşit renklerde yarattığını şöyle anlatmıştır:

Allah’ın gökyüzünden su indirdiğini görmedin mi? Böylece biz onunla, renkleri değişik olan meyveler çıkardık. Dağlardan da beyaz, kırmızı renkleri değişik ve siyah yollar (kıldık).İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da renkleri böyle değişik olanlar vardır.Kulları içinde ise Allah’tan ancak alim olanlar ‘içleri titreyerek-korkar’. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 27-28)

 

Bu konuyla ilgili A9 TV’deki sohbetimi izlemek tıklayın:

Neanderthaller, Şifalı Bitkilerle Hastalıkları Tedavi Ediyorlardı

Posted on Updated on


neanderthal-university-of-zurichGünümüzden yaklaşık 50 bin yıl önce yaşayan Neanderthal insan ırkına ait izler gün geçtikçe daha da belirginleşiyor. Neanderthallere dair önemli bulgular, İspanya’nın kuzeyindeki El Sidron Mağarasında ortaya çıkarılmaya devam ediyor. 1994 yılından beri mağarada devam eden kazı çalışmalarında 13’ü Neanderthal olmak üzere toplam 2 bin adet fosil ortaya çıkarıldı.

Barselona Katalan Üniversitesi arkeologlarının bu fosiller üzerine yaptıkları son araştırmada Neanderthallerin dişleri incelendi. Dişlerin arasındaki yiyecek kalıntılarında papatya ve civanperçemi gibi bitkilerin izlerine rastlandı. Henhangi bir besin değeri taşımayan bu bitkilerin özelliği şifalı olmasıdır. Bu şifalı bitkiler günümüzde de çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır.

Evrimci bilim adamları Neanderthallerin, yarı insan-yarı maymun özellikleri taşıyan ilkel canlılar olduklarını olduklarını iddia etmektedirler. Oysa bugüne kadar yapılan tüm incelemeler evrimcilerin bu iddiasının asılsız olduğunu ortaya koymuştur. Nasıl mı?

Neanderthaller, çok farklı amaçlarla deniz aşırı ülkelere seyahatler yaptılar. 50 bin yıl once çetin hava şartlarına karşı koyabilecek bir teknoloji geliştirdiler.

Sosyal yönleri çok güçlüydü. Ölüler için mezar kazıyorlardı. Sevgilerinin bir göstergesi olarak bu mezarları süslüyorlardı.

Flütle güzel ezgiler eşliğinde eğleniyorlar, iğne kullanarak zevklerine uygun kıyafetler dikiyorlardı ve son olarak da şifalı bitkilerle hastalıkları tedavi ettikleri anlaşıldı.

Bugüne kadar Neanderthallere ait sandalet, flüt, kayık, iğne, mezar yerleri gibi bulgular bize bu insan ırkının zamanın şartları içerisinde oldukça medeni bir hayat sürdürdüklerini anlatıyor. Ki bunlar sadece bulunanlar, tahminim o ki bundan sonraki araştırmalar, bize Neanderthallerin hayallerimizin ötesinde müthiş keşifler yaptıklarını gösterecek.