Güzel köşeyazıları

Gazze için bir duamız olsun

Posted on Updated on


Gazze’de savaş çığırtkanlığı yapıp, ateşin devam etmesini isteyenler neyin öncülüğünü yaptıklarının farkındalar mı?

Her iki taraf birbirlerine füze atmaya devam ederse;

  1. İsrail daha sert karşılık verir.
  2. İsrail sert karşılık verince çocuk, kadın, bebek daha çok sivil şehit olur.
  3. Gazze’de su, elektrik gibi en insani ihtiyaçlar tamamen tükenme noktasına gelir.
  4. Ağır bombardıman altında yaralılar tedavi edilemez. Ufak çaplı yaralanmalar yüzünden ölüm sayısı çok artabilir.
  5. Her insanın en doğal hakkkı olan huzur ve güvenlik içerisinde yaşamak Gazzelilerin elinden almış olunur.
  6. İsrail ve Mısır yıldırma politikası izleyerek insani yardım geçişlerini tamamen kapatırsa Gazze halkı en temel ihtiyaçlarından bile mahrum kalır.
  7. Gazze halkı ağır bombardımandan kaçmak için göç ederek mülteci durumuna düşebilir.
  8. Gazze’de taş taş üstünde kalmaz.
  9. Türkiye’nin yıllardır emek emek yardım ettiği Gazze halkının ne hastaneleri, ne evleri, ne okulları kalır.
  10. Savaşın travmatik izleri Gazzeli çocukların üzerinde kalıcı etkiler bırakır.
  11. Hem İsrail hem Gazze çok az olan maddi imkanlarını silaha harcadıkça daha da fakirleşirler.
  12. Bu çatışmanın uzun sürmesi sadece silah tüccarlarının lehine olur.

İsrail halkı da Gazze halkı da dindar insanlar. Gururu bir kenara bırakıp ateşkes dolayısıyla barış yapmak için gayret edilmeli. Gurur şeytandandır. Şeytan, Hz. İbrahim’in nesli olan Müslümanları ve Musevileri birbirine kırdırmaya çalışıyor. Dindar Museviler ve Müslümanlar şeytanın bu oyunun farkına varsın. Eğer düşman edinilecekse her iki tarafın da şeytanı düşman edinmesi gerekir.

10422097_288548757983986_4850354049124020444_n

“Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmağa çağırır.” Fatır Suresi, 6

Bir de hayal edin karşılıklı olarak ateş dursa ve hemen ardından barış ilan edilse ne olur?

  1. İsrail kendini güvende hissedeceği için Gazze’deki abluka sona erer.
  2. Mısır’la sınır açılır. Ticaret, eğitim gibi pekçok alanda işbirliği yapılır.
  3. Gazze ve Batı Şeria birleşir.
  4. Gazze ve Batı Şeria’nın birleşmesi başta ekonomik ve iktisadi alanlar olmak üzere pekçok alanda Müslümanların kalkınmasını sağlar.
  5. Filistin ekonomik anlamda kendine yetecek hale geldiği taktirde İsrail’le ticaret yapabilir.
  6. Filistin ve İsrail’in ortak ticaret yapmaları her iki tarafın da zenginleşmelerine vesile olur.
  7. Gazze’nin füzeye, silaha yaptığı harcamaları eğitime yönlendirmesiyle kaliteli, iyi eğitimli, modern dindar Müslüman bir nesil yetişir.
  8. Müslümanlar hiçbir sıkıntı olmadan Mescid-i Aksa’da ibadetlerini yapabilirler.
  9. Gazze halkı iyi eğitim alır, üretime, ekonomiye katkıda bulunacak hale gelirse dış yardımlara muhtaç olmaz.
  10. Filistin toprakları geri kalmışlıktan kurtulur, Tel-aviv, Hayfa gibi modern şehirler oluşur.
  11. İsrail, Filistin topraklarında yeni yerleşim birimleri inşasını durdurur çünkü Müslümanların, Musevileri yok etmek isteyen insanlar olduğu iddiası ortadan kalkar.
  12. Filistinliler işlerine, evlerine gidebilmek için hergün saatlerce kontrol noktalarında bekleyip, kendi yurtlarında bir yabancı gibi yaşamazlar.

Tüm bunları uzak görmemek gerek. Tüm Müslümanlar dua edip, barış şartlarının oluşturulması için azami gayret gösterirse, Allah samimi, içten yapılan duaya mutlaka karşılık verir.

“Rabbiniz dedi ki: “Bana dua edin, size icabet edeyim…” Mümin Suresi, 60

Advertisements

How should democracy be built

Posted on


Afghanistan, Iraq, Egypt, Syria: We discuss the same things at every occasion; Muslims and democracy and the need for democracy to be strengthened in Islamic lands that have been wrestling with problems for around 100 years is evident. The important thing is how it is to be done.

Let us set aside the debate over the sincerity of some Westerners claiming to be building democracy in Muslim countries and those who insist on perpetuating the lie that democracy is incompatible with Islam, and see what we can do:

If the West, and particularly the United State, wishes to build democracy in this region;

It must abandon top-down methods. It must not make plans that ignore the wishes of the peoples involved.

It must see that weak structures set up by encouraging internal conflicts in the region are not as easy to manage as it thought.

It must not fall into the error of evaluating its policy toward the Middle East independently of the “human” element. It must remember that it is not dealing with a mass of people to be “looked down on”, but with people who are the heirs to a major civilization with a historical and cultural heritage.

It must see that education is the only way to neutralize radicalism.

It must realize that the most effective way of resolving all the potential risks and threats to its security and interests is for Islamic territories to establish a joint decision-making mechanism. In this way, it will be able to deal with a single center and develop joint policies, rather than trying to establish balances one by one with tens of sects/tribes/groups.

It must see that by providing the necessary support  the Islamic world can establish and enjoy a powerful union; this is perhaps  the most rational “exit strategy”  for the West in the region.

There is no doubt that the building of such a  democratic and secular union of love,  one  that values human rights and espouses the rights of all groups in Islamic territories on an equal basis, will make everything easier for the West.

Let us move on to Islamic territories;

It is an undeniable fact that this region has been oppressed and subjected to endless injustices; but the time has now come to ask where we went wrong, rather than complaining and blaming others.

Very well, the West is prejudiced on this subject, but Muslims also have to stop encouraging that prejudice. The time has long since come for extremism packed with nonsense to be abandoned and for people to live by the democratic Islam described in the Qur’an, that is full of love, libertarian ideas, that values women, that is loving and compassionate and protects human rights.

Muslims must not forget that if their intentions of Islam taking its rightful place across the world instead wish to  build a world in which they interfere in people’s lives, place limitations on art, kill off music , fail to encourage science and leave beauty to wither, then Allah will not allow this.

It is essential for the Islamic world to pay more attention to women’s rights and the demands of young people. We are talking about an Islamic world in which there are almost no women, not even in conferences and projects   designed to describe the great value that Islam places on women: This is most disturbing. Muslim countries must be countries in which women are present in all spheres of life and able to act freely.

Muslims with an atrophied appreciation of art and science cannot sign up to almost any scientific breakthroughs. The Islamic world must see that valuing art and science is an essential requirement, not a luxury.

And, most important of all, being united: If the Islamic world does not wish to be a place where “order” and “democracy” are constantly shaped and imposed by others, then it must find a way of resolving its own problems. It can only do that by abandoning sectarian, communal and group divisions   and uniting around common values, remembering that “…all Muslims are brothers.”

There is no doubt that the democratization of the Islamic world is essential, not only for those lands, but also for the stability and security of the West; but democracy cannot be built by impositions and ignoring its peoples. The foundation of democracy lies in a change of mindset and a change of mindset can only come about through education.

Thanks to the teachings of Islam, Muslims are not all that distant from democracy. On the contrary, they are removed from a democracy because they distance themselves from the essence of Islam.

It is not Islam that conflicts with democracy, but the nonsense put forward in the name of Islam. It is not Muslims who do not desire democracy, but extremists who draw strength from nonsensical and dangerously radical ideologies that present themselves as “Islamic”. Therefore, if the aim is to build democracy in the region, it is not sincere believers and Islam that need to be opposed, but extremists and the radical ideas they propagate.

If the West can free itself from the  prejudicial and aggressive attitudes of the enemies of Islam and can see these realities, and if the Islamic world can abandon its own helplessness and adopt an approach in favor of art and science, then the world can escape this vicious circle and attain the civilization it desires. – October 25, 2013.

* Meltem Arikan is a news editor for a Turkish TV channel and a columnist for various Turkish news sites. She can be followed on Twitter via @arikan_meltem.

Ölümden kaçana kapılar kapatılamaz

Posted on Updated on


Suriye
Suriye

Suriye’de yaşananlar bir film setine ait görüntüler değil. Canlı, kanlı yaşanan gerçekler. Birkaç  aylık bebekler, ilkokul çocukları, hamile kadınlar, saçı sakalı ağırmış dedeler, genç delikanlılar hepsi bu savaşın içindeler. Peki onların başka bir tercihleri var mı? Yani biri onlara siz bu savaşı istiyor musunuz diye soruyor mu? Hayır. Onlar kana susamış deccallerin savaş oyunundaki figüranlar sadece.

Küresel güçlerin politik manevraları, dur durak bilmeyen silah üretimi ve sevkiyatları, psikopat beyinlerin ürettiği akıl almaz öldürme yöntemleri insanların ruhunda müthiş bir yozlaşmaya sebep oldu. İnsanlar Suriye’de yaşananlara öyle duyarsızlaştı ki hergün yüzlerce kişinin ölmesi artık vicdanlarda bir kıpırtı oluşturmuyor. Bunun da ötesinde ölümden, tecavüzden, kimyasal silahlardan kaçanlara kapılar kapatılıyor. Kelimelerin bittiği an…

Türk insanı misafirperverdir, diğergamdır, yardımseverdir, şefkatlidir, cesurdur, Allah’tan başka hiç kimseden korkmaz. Tekrar ediyorum Allah’tan başka hiç kimseden korkmaz. İşte bu ahlakın gereği olarak 1991 yılında Saddam’ın zulmünden kaçan 1.5 milyon Iraklı Kürt kardeşimizi topraklarımızda misafir ettik. Şimdi de yarım milyona yakın Suriyeli kardeşimizi ülkemizin çeşitli illerinde ağırlıyoruz. Biz bunu Türk-İslam geleneğinin bir gereği olarak yapıyoruz. Başbakanlık Afet Koordinasyon Merkezi’nin geçtiğimiz hafta sunduğu rapor, Türkiye’nin mültecilere yardım konusunda nasıl fedakarane bir tavır içerisinde olduğunu rakamlarla gösteriyor.

– Türkiye’nin 8 ilinde 17 barınma merkezi bulunuyor.

– Yarım milyona yakın Suriyeli mülteci için 876 milyon TL harcama yapıldı.

– 28 bin 213 Suriyeli mülteci öğrenciye eğitim hizmeti veriliyor.

– 27 bin 221 yetişkine Türkçe başta olmak üzere çeşitli kurslarda eğitim veriliyor.

– Hergün 5 bin 112 poliklinik hizmeti veriliyor, hastaların tedavisi ile ilgileniliyor.  – Bugüne kadar 12 bin 449 Suriyeli mültecinin ameliyatı yapıldı.

Türkiye, Suriye’deki vahşetten kaçan Müslüman, Hıristiyan, Kürt, Sünni, Şii, Selefi, Nusayri, Dürzi, Yezidi 400 bin cana hiçbir ayrım yapmadan sahip çıktı. Bu arada topraklarımızda doğan mülteci bebeklerin sayısı da 3 bin 161. Bu ne güzel haber, ne güzel müjde, ne güzel bereket… Onlara en az kendi çoçuklarımıza sağladığımız imkanları sunmak bizim sorumluluğumuz.

Türk insanı İslam ruhunu en mükemmel şekilde almıştır, İslam ahlakı iliklerine kadar işlemiştir. Yukarıdaki rakamlar bunun ispatıdır.

Ancak bu hafta TV haberlerinde bazı vahim istisnalara şahit olduk. Reyhanlı’daki patlamaların ardından masum Suriyeli mülteci kardeşlerimize karşı gayri ahlaki yaklaşımları gördük. Tabi ki bu istisnai bir durum ancak biz insaniyetsizliği istisnai bir durum diyerek görmezden gelemeyiz. Reyhanlı’ya sığınan Suriyeli mültecilerin kirada oturdukları evlerden çıkarılıp savaşın içine gitmeye mecbur bırakıldıklarını gördük. Her ne surette olursa olsun bunun makul bir açıklaması olamaz. Reyhanlı’daki patlamaların sorumlusu evini, yakınlarını, sevdiklerini, yaşadığı toprakları geride bırakarak can havliyle ölümden kaçan bu mazlum insanlar değildir. Aklı ve vicdanı tam kullanıp bu ayrımı iyi yapmak gerekir. Bu ayrımı yapamayan insanlığını yitirmişlerin karşısında dik durmak, Allah’tan başka kimseden korkmamak gerekir. Vahşetten kaçan 2-3 çocuklu anneler, okul çağındaki çocuklar, nineler hangi zihniyetle ölümün kol gezdiği topraklara zorla gönderilir. Onlar gitmek isteseler bile biz bırakmamalıyız.

Hükümet bu konuda acilen harekete geçmeli. Huzursuz edilen Suriyeli kardeşlerimizi başka barınma merkezine aktarmalıdır. Bugüne kadar Türkiye’deki barınma merkezlerinden 106 bin 10 kişi Suriye’ye geri döndü. Bu kişiler hangi sebeple döndüler bilmiyoruz. Ancak maddi ve manevi anlamda huzursuzluk yaşadığı için bombaların atıldığı, kimyasal silahların kullanıldığı, işkencenin, tecavüzlerin yaşandığı Suriye topraklarına bu saatten sonra gidecek tek bir kişinin vebalini ödeyemeyiz.

“Yafa’da müezzini susturmak mı istiyorsunuz?“

Posted on Updated on


View of Jaffa, from the beachfront of Tel Aviv.
Tel Aviv sahilinden, Yafa’nın görünümü

22 Ekim’de İsrail’de yerel seçimler var. Her şeçimde olduğu gibi bu kez de bazı aşırı sağ partiler ayrımcılık içeren seçim propagandalarıyla gündem oldular. Bu söylemlerin en dikkat çekeni İsrail’deki ana merkez sağ siyasi parti Likud’un websitesindeki posterde yer alan şu ifadeydi:

“Yafa’da müezzini susturmak mı istiyorsunuz? Bunu ancak Likud yapabilir.”

Üzerinde önemle durulması gereken bu ifadenin hemen altında da aday listesinin başında yer alan Arnon Giladi’nin şu sözleri dikkati çekiyordu:

“Şehrin merkezinden sadece bir kaç kilometre uzaklıktaki mesafede, kendini İsrail devletinin değerlerine yabancılaştırmış bir milliyetçi Filistin özerk bölgesinin varlığı kabul edilemez.”

Öncelikle bugün 18 bin Filistinli’nin yaşadığı Yafa’da, Müslümanlara yönelik bu gibi ayrımcı söylemler elbette kabul edilemez. Böylesine sevgiden, kardeşlikten uzak ifadelerle yapılan, ırkçılığı teşvik eden bir seçim propagandası hangi azınlık gruba yönelik olursa olsun kişisel hak ve özgürlükleri kısıtladığı için çağdışıdır.

Politikacıların topluma karşı bir sorumlulukları vardır, bu da yapıcı ve birleştirici olmaktır. Elbette bu, her insanın vicdani olarak uygulaması gereken bir sorumluluktur ancak işin içine bir de politikacı kimliği dahil olunca bu sorumluluk çok  daha önemli bir hale gelir.

Siyasetçilerin hedeflerinden biri seçmenlerini hoşnut edecek politikalar üretmektir. Ancak bu politikalar üretilirken toplumu geren, sıkıntıya sokan ve hatta teröre neden olan aşırı söylem ve eylemlerden kaçınılması şarttır.

Siyasetçi halkın rahat etmesi ve mutlu olması için vardır ancak bunu sadece kendi seçmeni ile sınırlarsa çok büyük hata yapmış olur.

Tevrat’ın Eski Ahit bölümünde birçok kez adı geçen, tarihi, MÖ 7500’lere dayanan en eski Arap kentlerinden biri olan Yafa’yı ele alacak olursak, burada Araplara karşı uygulanması planlanan ayrımcı bir politikanın propaganda malzemesi yapılmasının halkı ne kadar tedirgin edeceği ortadadır.

Tarihi boyunca bu topraklarda yaşayan halklar büyük acılar yaşadı. Bu acıların temelinde hakim güçlerin tahakküm politikaları yer alıyordu. Yüzyıllardır devam eden bu politikalar bölgeye asla mutluluk getirmedi, bundan sonra da getirmeyecektir.

Farklı inanç ve kültürde insanların birarada yaşadıkları toplumlarda huzur, ancak karşılıklı anlayış ve sevgiyle tesis olur. Üç kutsal dinin temelinde de sevgi vardır.

Bu topraklarda yaşayan her inançlı Hristiyan, Müslüman ve Museviler, dinlerinin özünde sevgi olduğunu ve dindar olunduğu takdirde herkesin hakkıyla bu sevgiyi yaşayabileceğini bilirler.

Dindar Museviler Tevrat’taki şu sözlere titizlikle uymakla sorumludurlar.

Ne iyi, ne güzeldir, birlik içinde kardeşçe yaşamak! (Mezmurlar, 133:1)

Kötülük tasarlayanın yüreği hileci, barışı öğütleyenin yüreğiyse sevinçlidir. (Süleyman’ın Özdeyişleri, 12:20)

… Bizi yaratan aynı Allah değil mi? Öyleyse neden atalarımızın yaptığı antlaşmayı bozarak herkes kardeşine ihanet ediyor? (Malaki, 2:10)

Yetkin adamı gözle, doğru adama bak, çünkü yarınlar barışseverindir. (Mezmurlar, 37:37)

“Bu adamlar bize dostluk gösteriyor” dediler, “Ülkemizde yaşasınlar, ticaret yapsınlar. Topraklarımız geniş, onlara da yeter, bize de…” (Yaratılış, 34:21)

Tevrat’taki bu güzel sözler bize gösteriyor ki inançlı insanlar huzur ve barış içinde aynı topraklarda yaşayabilirler. Çünkü hepimiz aynı Allah’a inanıyoruz, aynı Allah’ı seviyor, aynı Allah’tan korkuyoruz.

Böyle bir toplumda inançlıların yanısıra ateistler de özgür ve huzurlu olurlar. Çünkü dinde zorlama, tahakküm yoktur, tam tersine alabildiğine özgürlük vardır.

Likud Partisi de seçimlerde başarılı olmak istiyorsa ayrımcı propagandaları terk ederek, sevgiyi, barışı teşvik eden dindar bir uslübu kullanmayı tercih etmelidir. Eğer bu şekilde hareket ederse hem dindar Musevilerin hem de dindar Müslümanların güvenini kazanır.

Yafa, kadim geçmişi olan kültürel zenginliği insanların ruhunda derin izler bırakan muhteşem bir kent.

Hz. Süleyman Mabedi’nin yapımında kullanılan tomruklar bu liman şehrinden Kudüs’e taşındı, Hz. Yunus, bu limandan denize açıldı, Mısır firavunları bu toprakları ele geçirmek için mücadele etti.

İçerisinde tarihi manastırlar, sinagoglar, camiler ve onlarca Osmanlı eserinin yer aldığı bu kentin kültür zenginliği, bölge halkı için büyük bir güzelliktir.

Bu mübarek topraklarda ezan sesini duymak, bu topraklarda kilise çanının sesini duymak kentin tarihi atmosferiyle zenginleşen ruhlarda coşkuyu arttıran bir çeşitliliktir.

Ezan, Allah’a, sevgiye, ibadete çağrıdır. Kilise çanı da aynı şekilde Allah’ı hatırlatan bir çağrıdır. Güzellikle bakan bunlarda huzuru, mutluluğu, sevgiyi, kardeşliği bulur.

Dünyanın barışa belki de en çok ihtiyaç duyduğu böyle bir zamanda siyasi partilerin toplum barış ve huzurunu sağlamak adına ayrımcı politikalardan titizlikle uzak durması çok önemlidir. Bu toplum için, en başta da insanlık için olmazsa olmaz bir sorumluluktur.

İlgili yazılar:

For English ==>> ‘Want to hush the muezzin in Jaffa?’

Yaffa, İsrail

Sevgi dünyanın yaratılış gayesidir

Posted on Updated on


 

Müslüman Yahudi ÇocukDünya sevince güzel. Bir bebeği, yeni filizlenmiş bir tomurcuğu, mahsun gözlerle bakan bir kediyi…

Sevginin kaynağı ruhumuz.

Sevgiyi öldüren ruhunu da öldürüyor. Farkına varmıyorlar ama aslında sevgisiz insanlar ölü cesetler olarak yaşıyor bu dünyada.

Onlar dünyanın güzelliklerinin, lezzetinin farkına varamıyor, çünkü apayrı bir boyutta yaşıyorlar; sevgisizlik boyutu.

Sevgisizlik boyutu nerede mi?

Dünyanın tüm yükünün, tüm kirinin, tüm kavgasının bulunduğu ruhsuz insanların yaşadığı yerde.

Sevgiyi öldüren insanlar, sadece sevgi katili olmakla kalmıyor, dünyanın tonlarca ağırlıktaki yükünü omuzlarına yüklüyorlar. Dünyanın tüm kirini, mutsuzluğunu, kinini, korkusunu, öfkesini ruhlarına yüklüyorlar. Ama bu öyle belalı bir yük ki, insanın peşini bırakmaz. Bataklık gibi yükü arttıkça daha da batar. İşte dünya bu sevgisizlik bataklığında can çekişiyor. İnsanlar birbirlerini sevemiyor. Enaniyet, yani benlik ve büyüklük duygusu, öyle bir bela ki insanları her yanlarından yakıp kavuruyor. Soy, ırk, mezhep, din, dil, ten rengi, yaşanılan şehir, mensubu olunan cemaat ve daha onlarca çeşitlilik insanları enaniyet yarışında şeytani bir hırsa sürüklüyor. Bu hırsın kendilerinden neleri alıp götürdüğünün farkına bile varmıyorlar.

En başta sevgi bitiyor. Allah dünyayı sevgi için yaratmış, ama bu insanlar sevgiyi öldürmekte bir sakınca görmüyorlar.

Ey insanlar, sevgi olmadan dünyanın bir anlamı yok.

Siz sevgiyi öldürürseniz, dünya da sizi öldürür. Mutlu olmazsınız. Ufak bir bebeğin gülücükleri siz de şefkat uyandırmaz, kupkuru dallarda filizlenen bahar çiçekleri sizde heyecan uyandırmaz. Doğayı ve hayvanları sevmeyen zaten insanları da sevemez. İnsan sevgisi bitince kavgalar, çatışmalar ve nihayetinde savaşlar başlar. Dünyayı kara bir bulut gibi saran çatışmaların asıl sebebi sevgisizliktir.

Üç büyük kutsal dinin mensuplarının çok büyük bir bölümü birbirlerinden neredeyse ölümüne nefret ediyorlar. Bu da yetmiyor, Müslümanlar kendi aralarında bölünüyor, mezhep mensupları birbirini acımasızca katlediyor.

Şu an dünyanın pek çok ülkesinde aynı topraklarda yaşayan insanlar ya genetik farklılıklar ya da inanç farklılığı nedeniyle birbirine kırdırılıyor. Sevgisizlik belasına kapılan insanlarda şuur kapanıyor. Bir kişi de çıkıp “Biz ne yapıyoruz? Bu ölümüne nefretin sebebi nedir? Neden birbirimizin canını yakıyoruz?” diye sormuyor. Suriye, Mısır, Irak’ta oluk oluk Müslüman kanı akıyor. Dünya ise sanki bir aksiyon filmi gibi olanları sadece uzaktan izliyor. Kalbinde bir parça Allah sevgisi, insan sevgisi olup da bu manzaraları gören ne yapar biliyor musunuz? Yeri göğü birbirine katar, bu akıl almaz vahşeti durdurmaya çalışır. Ancak yapılması gereken “onlar bir vurdu, o zaman ben on vurayım”  mantığı değildir. Böyle bir tutum ancak yangına körükle gitmektir ki, asla bir çözüm olmaz. Bugüne kadar da olmadı. Tedaviye hastalığın nüksettiği noktadan başlamak gerekir. Sevgisizlik, vicdansızlık zehirini çözecek tek panzehir vardır, o da sevgidir.

Mısır demokrasiyi bu kadar kolay harcamamalı

Posted on Updated on


Mısır TahrirMısır devrimiyle halk, diktatörleri, baskıcı rejimleri artık istemediğini canı pahasına olsa da gösterdi. Mısırlılar artık demokrasiyle yönetilmek istiyordu, her insanın hakkı olduğu gibi. İhvan’ın lideri Muhammed Mursi, Mısır tarihinin demokrasiyle seçilen ilk lideri olarak halkın yüzde 51.7’nin oyunu olarak Cumhurbaşkanı oldu. Mursi 30 Haziran 2012’de göreve gelmesiyle birlikte yaptığı Ulusa Sesleniş konuşmasında, İhvan’ın toplumun her kesimini kucaklayacağına dair işaretler vermişti. Mursi o gece şunları söylemişti:

“Ben, bugün nerede olurlarsa olsunlar içeride ve dışarıda tüm Mısırlıların, bütün şehirlerin, köylerin, doğu, batı, güney, kuzey sınırlarında olanların veya geniş Mısır topraklarının ortasında olanların Mısır’ın kerim halkının, aşiretlerin, Nuba, Refah, el-Ariş, Güney Sina, Mersa Matruh, Delta şehirleri, Port Said, Kanal şehirleri İsmailiyye, Süveyş, Dakhiliye, Kefr eşşeyh, Garbiye, Kalyubiyye, İskenderiye, vahalar, Kızıl Deniz, Güney Sina, Güney Said, Beni Süveyf, el-Füyum, Münya, Sevhac, Asyut, Luxor ve Asvan gibi tüm şehirlerin vatandaşlarının  Müslüman, Hristiyan, erkek, kadın, yaşlı, genç, çocuk, babalar, anneler, çiftçiler, işçiler,  memurlar,  öğretmenler, üniversite hocaların, iş adamların, özel ve kamu sektöründe çalışanlar ve devlet kurumlarında çalışanlar, otobüs, taksi şoförlerin, trenlerde çalışanlar, büyük, küçük tüm esnafın, herkesin Başkanıyım. Bunların hepsi benim ailem… Biz Mısırlılar olarak Müslümanı ve Hristiyanı ile beraber bir medeniyetiz ve böyle de kalacağız inşallah. Allah’ın lütfü ve sizin iradenizle bütün Mısırlılara başkan olduktan sonra anayasaya ve kanuna saygılı olan herkese karşı aynı konum ve mesafede olacağım.”

Mursi’nin bu konuşması takdire şayandı. Devrimden sonra Müslüman Kardeşler ve Selefilere bağlı gençlerin organize olarak yılbaşında Hıristiyanların ayinlerini barış içinde yapabilmeleri için kiliseleri koruması, Mursi’nin her kesimi kucaklayan konuşmasının hayata geçtiğini gösteren güzel bir gelişmeydi. Bir Müslümanın yapması gereken de budur. Halkın her kesiminin haklarını korumayı kendine görev edinen bir iktidar ancak başarılı olur.

Mursi de Mısır’ın tarihinde yaşanan bu İslam geleneğini uyguladı. Hz. Ömer döneminde Mısır’ın fethine şahit olan Nikou Piskoposu Jean, şehri fetheden Amr b. Âs’ın kiliselere dokunmadığını, onları yağma etmediğini, emlâkine el koymadığını ve Müslümanların Hıristiyanların işlerine karışmadığını ifade etmiştir. (Mustafa Fayda, “Ömer”, TDV İslam Ansiklopedisi, XXXIV/50.) Tarihte Müslüman liderler, Kuran’ın emri ve demokrasinin de gereği olan bu ahlakı uygulamışlardır. Mısır halkının şu an Mursi’den beklentisi de bunu bir adım daha ileriye götürmesidir.

Mursi, Mısır’ın modernleşmesinde öncü olmalıdır. Modernlik, çağının ilerisinde olmak, estetik, sanat kalite İslam’ın özünde vardır. Mursi, islam’ın özünde olan bu değerli Mısır’da en mükemmel şekilde tatbik ederse çok kısa süre içerisinde Mısır kalkınabilir. Şu an Mısır’da muhalif grupların protestolarının temelde iki gerekçesi var. Devlet organlarının ihvanlaştırılması ve İslamileşme. Mursi şu an dünyada Mısır’ın İslami kesiminin lideri olarak görülüyor. Mısır halkının ve dünya kamuoyundaki bu genel kanının yersiz olduğunu Mursi’nin icraatlarıyla ispatlaması gerekiyor. Bunu nasıl mı yapar? Aslında çok kolay.

Mursi kendi yönetimi altında hem ortodoks görüşe sahip hem de modern dünya görüşünde olan kişilerin özgürlüklerinin kısıtlanmayacağını çok iyi vurgulamalı. Zaten İslam dininin özünde “sizin dininiz size, benim dinim bana” (109/6) anlayışı vardır. Bir Müslüman kimseyi inancından dolayı yargılama hakkına sahip değildir. Demokrasinin ve laikliğin de esası budur. Mursi, Mısır’da İslam’ın bu anlayışını uygulamalı ve toplumun her kesimine benimsetmelidir. Zaten din, ancak bu şekilde bir özgürlük ortamında gelişir. İnsanlar özgür olmak isterler. Özgür olduklarında dini severler ve samimi olarak yaşarlar. Baskı ve zorlamada ise nefret oluşur. Bu aşamada Mursi’nin Mısır’a daha fazla özgürlük ve demokrasi getireceğini çok iyi vurgulaması gerekir. Kıptilerle, sol görüşlülerle, Şiilerle, ulusalcılarla, liberallerle, başı açık modern bayanlarla, özetle toplumun her kesimiyle diyalog halinde olduğunu açık ve net olarak göstermelidir. Mursi’nin bu açılımına gelenekçi İslam anlayışına sahip kesimden mutlaka itirazlar gelecektir. Ancak Mursi bu itirazlar karşısında çizgisini hiç bozmamalı, özellikle kadınlara yönetimde geniş imkanlar vererek, bağnaz İslam anlayışının Mısır yönetimine hakim olmadığını ispatlamalıdır. Sanatçılara ve bilim adamlarına teşvik amaçlı imkanlar sunmalıdır. Mısır’da barış ve kardeşliğin tesisinde dinin yanı sıra sanat ve bilimin de önemli enstrümanlar olduğu gerçeğini görmezden gelmemelidir. Sanat ve bilim Kuran’da teşvik edilir. Sanat ve bilimin yeterince hakim olmadığı bir toplum dinamizmini yitirir. Mısır gençliğini bu dinamizm, kalite ve modernlikten alıkoyduğu takdirde Mursi kazanamaz. Allah, biz Müslümanlardan cenneti model alarak, dünyayı cennet gibi yapmamızı istiyor. Bağnaz İslam anlayışıyla bu başarılamaz.

Mursi iktidarda 1. yılını doldururken tüm zorluklara rağmen olağanüstü bir çaba göstererek birçok açılıma imza attı. Örneğin bu zorlu durumda bile Mısır Merkez Bankası’nın 2012 Temmuz – 2013 Mart arası dönem için hazırladığı ekonomi raporunda, ödemeler dengesi açığının artan turizm gelirleri ve borç affı dolayısıyla 11.2 milyar dolardan 2.1 milyar dolara düştüğü görülüyor. Ancak bu gelişme sıradan vatandaşın ekonomik şartlarında bir değişime neden olmadı. Ayrıca medyanın gücü yeterince kullanılamadığı için bu başarıdan çok az kişi haberdar oldu.

Mursi’yi eleştirenlerin önce bu zorlu şartları düşünmesi gerekir. Mursi herşeyin mükemmel işlediği, eğitimin, ekonominin iyi bir düzeyde olduğu bir yönetimi devralmadı. Mursi anormal olan işleyişi normal bir seviyeye getirmeye çalıştı. Bunu da yırtıcı ulusalcılara ve liberallere karşı kendini savunarak yapmaya çalıştı. Bu aşamada Mısır’ın geleceği için Mursi’nin öncelikli yapması gereken Mısır’ı bağnaz İslam anlayışına asla çekmeyeceğini, aksine modern, özgür, dinamik, sanatın bilimin teşvik edildiği bir hayat tarzını benimseyeceğini iyice vurgulamasıdır. Bu İslam’a zarar vermez, aksine dinamik, canlı, modern ve aynı zamanda dindar bir neslin yetişmesini sağlar. Halk özgür olduğunu hissederse protestoları bırakır ve Mursi’ye olan destek yüzde 50’lerin üzerinde olur inşaAllah.